8 Şubat 2012 Çarşamba

Friedrich Nietzsche


Aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye.... Yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak... Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...
Kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir —hor görüşüyle...
Friedrich Nietzsche
1.
—«Ne ettiğimi bilmiyorum; ne ettiğim bilmeyen herşeyim ben» diye iç geçirir modern insan.... Mutluluğumuzun formülü : Bir Evet, bir Hayır, düz bir çizgi, bir hedef ...
2.
Herhangi bir günahtan daha zararlı olan nedir? —Nasibi kıtlara, zayıflara duyulan acımadan doğan eylem — Hristiyanlık.
5.
Hristiyanlığı cicileyip bicileyip, allayıp pullamamalı: Hristiyanlık bu yüksek tip insana karşı ölümüne bir savaş vermiştir, bu tipin bütün temel içgüdülerini yasaklamış, bastırmış, bu içgüdülerden, kötüyü, kötünün ta kendisini imbiklemiş, süzüp çıkarmıştır, —üzerine suç atılan tipik insan olarak güçlü insan, «lanetli insan». Hristiyanlık bütün zayıfların, düşkünlerin, nasibi kıtların yanını tutmuş, güçlü yaşamın ayakta duruş koşullarının çelişiğinden bir ideal çıkarmıştır; tinselliğin en üst değerlerinin günahkârlık, sapıklık, ayartılma olarak duyulmalarını öğreterek, tinsel bakımdan güçlü doğalıların bile akıllarını yozlaştırmıştır. En sefil örnek —Pascal'ın yozlaşması, aklının kalıtsal ilk günahça yozlaştırıldığma inanan Pascal'ın; oysa Hristiyanlığından başka birşey değildi aklını yozlaştıran!—
6.
Bir canlıya, bir türe, bir bireye, içgüdülerini yitirmişse, kendisine zararlı olanı seçiyor, yeğliyorsa,, yozlaşmış derim. Yaşamın kendisiydi benim için büyümenin, dayanıklığın, kuvvetlerin birikmesinin içgüdüsü, gücün içgüdüsü : güç isteminin eksik olduğu yerde, düşüş vardır. Savım, insanlığın bütün en üst değerlerinde bu istemin eksik olduğudur, —en kutsal adlara bürünerek egemenliği elinde, tutanların, düşüş-değerleri, nihilistik değerler olduğu.
7.
Sağlıksız çağdaşlığımız içinde Hristiyanca acımadan daha sağlıksız birşey yok. Burada hekim olmak, burada acımasız olmak, burada neşter kullanmak — bize aittir bu; bu bizim insan sevgimizdir, bu yüzden filozoflarız biz, biz Hiperborlular!— — —
8.
Saf tin, safi yalandır... Rahip, yaşamın bu meslekten yoksayıcısı, yalanlayıcısı, zehirleyicisi, yüksek bir insan türü sayıldığı sürece, doğru nedir sorusuna hiçbir yanıt bulunamaz.
9.
yaşama en zararlı olana «doğru» denir; onu yükselten, yücelten, evetleyen, haklı ve üstün kılana da «yanlış»..., nihilistik istem, gücü istemektedir...
11.
Ahlakçı Kant'a da bir sözümüz var: Bir erdemin, kendi buluşumuz, kendi kişisel-özel gereksinmemiz ve gerekirliğimiz olması gerekir: başka her türlü anlamda, bir tehlikeden başka birşey değildir. Yaşamımızın belirlemediği birşey ona zarar verir: Kant'ın olmasını istediği gibi, salt «erdem» kavramı karşısındaki bir saygı duygusundan çıkan bir erdem, zararlıdır. «Erdem», «ödev», «kendi başına iyi», kişisel-özel-olmayan, genel-geçer nitelikte iyi —uydurmalardır bütün bunlar; içinde çöküşün, yaşamın son güçsüzleşmesinin, Königsberg Çinliliği'nin dilegeldiği uydurmalar. Ayakta durmanın ve büyümenin en derin yasaları, bunun tersini buyurur : herkesin kendi erdemini, kendi kesin buyruğunu bulmasını. Bir halk, kendi ödevini, genel olarak ödev kavramıyla karıştırınca, batar. Hiçbirşey, bu kişisel - özel - olmayan» ödev kadar, bu soyutlama moloh'u karşısında özveri kadar, derinden, içten yıkıcı değildir. —Kant'ın kesin buyruğunun yaşama zararlı duyulmaması!... Tanrıbilimci içgüdüsünden başka birşey değildi onu kanatları altına alan! —Yaşam içgüdüsüyle yapılan bir eylem, bu eylemin yapılmasıyla duyulan hazda, doğru, haklı, yerinde bir eylem olduğunun kanıtını bulur: o Hristiyan-dogmatik barsaklı nihilistin hazdan anladığı ise bir yergidir... İç zorunluk olmaksızın, derin bir kişisel - özel seçim olmaksızın, haz olmaksızın, «ödev»in otomatı olarak çalışmak, düşünmek, duymak kadar hızla yıkan başka ne olabilir? Bu, tam da décadence'in reçetesidir, hatta budalalığın reçetesi... Kant, budala oldu. —Hem de Goethe 'nin çağdaşıydı bu! Bu yazgı örümceği, Alman filozofunun ta kendisi sayıldı, —daha hâlâ da sayılıyor!... Almanlar için düşündüklerimi söylemeğe edebim elvermiyor... Fransız Devrimi'ni, devletin organik olmayan biçiminden organik biçimine geçiş diye gören Kant değil miydi? insanın ahlaksal yapısından başka birşeyle açıklanamayacak bir olay, tek bir örnekle «insanlığın iyiye eğilimi»nin bütünüyle kanıtlanabileceği bir olay olup olmadığını kendi kendine sormamış mıydı? Kant'ın yanıtı: «Bu, Devrim'dir.» Herşeyi, herbir şeyi yanlış kavrama içgüdüsü, doğaya aykırılığın içgüdüleşmesi, Alman décadence'inin felsefe olup çıkması işte Kant budur! —
14.
bilinçlenme, «tin», bizim için, organizmanın göreceli bir yetkinsizliğidir, bir deneme, tadına bakma,yanılma, bir sürü sinir kuvvetinin gereksizce harcandığı bir çabalamadır, —birşeyin yalnızca bilinçlendirilmekle yetkin hale getirileceğini yadsıyoruz «Saf tin», safi aptallıktır: sinir sistemini ve duyuları; «ölümlü beden»i hesap dışı bırakmak; yanlış hesap yapmaktır —başka birşey değil!...
15.
«Doğa» kavramı «tanrı»nın karşıt kavramı olarak ayarlanınca, «doğal» sözcüğü «günahkâr» anlamına gelmek zorundaydı, —bütün bu uydurmalar dünyası, köklerini, doğal olana (—gerçekliğe!—) karşı bir nefrette buluyordu, gerçek karşısında derin bir hoşnutsuzluğun dilegelişiydi... Bu da herşeyi açıklıyor. Gerçeklikten yalanlar yoluyla kaçıp kurtulmak için nedenleri olan kim? Gerçeklikten acı çeken. Ama gerçeklikten acı çekmek demek, kendisi bir bahtsız gerçeklik olmak demektir... Nahoş duyguların hoş duygulara ağır basmasıydı, bu uydurma ahlakın ve. dinin nedeni: bu ağır basma ise, décadence'in formülünü sağlar...
16.
. Zengin olan, vermek, dağıtmak ister; gururlu bir halk, kurban vermek için bir tanrıya gereksinim duyar... Din, bu koşullar altında, bir şükran biçimidir. Kişi kendisi için müteşekkirdir: bunun için bir tanrıya gereksinim duyar. —Böyle bir tanrı, yarar da zarar da verebilmeli, dost da düşman da olabilmelidir, —kişi ona iyilikte de. kötülükte de tapınır Bir tanrıyı yalnızca iyinin tanrısı olma durumuna sokan doğaya aykırı iğdişlenmişlik, burada her türlü çekiciliğini yitirirdi. Kişinin iyi olan tanrı kadar kötü olanına da gereksinimi vardır :kişi kendi varoluşunu yalnızca hoşgörüye, insancıllığa borçlu değildir ki... öfkeyi, öcü, kıskançlığı, alayı, kurnazlığı, şiddeti tanımayan bir tanrı, neye yarardı ki? Daha zafer kazanmanın ve yıkımın gerektirdiği çabalamanın baştan çıkarıcı zorluğunu bile tanımayan bir tanrı? Kişi böyle bir tanrıyı anlamazdı bile : ona niye sahip olsundu ki?—Ama tabiî: bir halk batmaktayken; geleceğe olan inancının, özgürlük umudunun hepten yitmekte olduğunu duyarken; boyuneğmek, en yararlı şey olarak, boyuneğmişin erdemleri, ayakta durmasının koşulları olarak, bilincine yerleşmekteyken, Q zaman tanrısının da değişmesi zorunludur. Şimdi bir ödlek haline gelir o da, ürkek, alçakgönüllü olur, «ruh barışı» salık verir, nefretten; uzaklaşma, hoşgörü, dostu da düşmanı da «sevme» çağrısında bulunur. Sürekli ahlaksallık dağıtmaya başlar, her özel erdemin inine girer sürüne sürüne, herkesin tanrısı haline gelir, kişiye özel hale gelir,kozmopolit olur...
17.
Boyunduruk altına alınanlar, hangi içgüdüyle kendi tanrılannı «kendi başına iyi» durumuna indirmişlerse, aynı içgüdüyle, kendilerini boyunduruk altına alanların; tanrılarının da iyi niteliklerini silip alırlar; efendilerinden, onların tanrısını şeytanlaştırarak öç alırlar.
18.
Tanrıda hiç'in tanrısallaştırılması, hiçlik isteminin tanrısallaştırılması!...
21.
Budizm yetkinliğe yalnızca ulaşmaya çabalayan bir din değildir: yetkinlik normal
Hristiyanca olan, duyulardan nefrettir, duyuların neşelerinden, genel olarak neşeden nefret...
22.
Hristiyanlık barbarca kavramlar ve değerler gereksiyordu, barbarlar üzerinde egemenliğini kurmak için : ilklerin kurbanı, akşam yemeğinde kan içme, tin ve kültürü horgörme; her biçimiyle, duyusal ve duyusal olmayan işkence; tapınmanın büyük görkemi. Hristiyanca ehlileştirme, «uygarlaştırma» reçetesidir.
23.
—Üç Hristiyanlık erdemi üzerine, inanç, sevgi, umut üzerine söyleyeceklerim bu kadar: bunlara üç Hristiyanca kurnazlık adını veriyorum. —Budizm, bu biçimde kurnaz olamayacak kadar gecikmiş, pozitivistleşmişti. —
24.
Yahudiler, bununla da, dünya tarihinin en alınyazıcı halkıdır: sonraki etkileriyle insanlığı öylesine sahteleştirmişlerdir ki, daha bugün bile bir Hristiyan, Yahudi-karşıtı duygular duyabilir, oysa kendisinin en son Yahudi çıkarımı olduğunu anlamaz.
25.
Nedir Yahudi ahlakı, nedir Hristiyan ahlakı? Rastlantının suçsuzluğunun katledilmesi, mutsuzluğun «günah» kavramıyla kirletilmesi; kendini iyi hissetmenin tehlike, «ayartı» olması; kendini fizyolojik olarak kötü hissetmenin vicdan kurdunca zehirlenmesi...
26.
Ne anlama gelir «ahlaki dünya düzeni»? İnsanın neyi yapması, neyi yapmaması gerektiği konusunda bütün zamanlar için tek bir defada ortaya konmuş bir tanrı iradesi olduğu; bir halkın, bir bireyin değerinin, tanrının iradesine ne kadar çok ya da az boyun-eğildiğiyle ölçüldüğü; bir halkın bir bireyin kaderinde, tanrının iradesinin egemen, yani boyuneğiş derecesine, göre, ödeklendirici ve ödüllendirici olacağı. Bu zavallı yalanın ardındaki gerçek ise şöyledir: bir asalak insan türü, yaşamın bütün sağlıklı yapıları pahasına serpilen bir tür, rahip, tanrının adını kötüye kullanmaktadır : şeylerin değerini rahibin belirlediği duruma, «tanrının egemenliği»; böyle, bir durumun elde edilmesini ya da korunmasını sağlayacak araçlara, «tanrının iradesi» adını takar; soğukkanlı bir kiniklikle halkları, çağları, bireyleri, rahiplerin üstün gücüne yaradıkları ya da karşı çıktıkları açısından ölçer-biçer.... İsrael tarihinin güçlü, son derece özgür nitelikli kişiliklerini, gereksinime göre, zavallı korkak ikiyüzlüler haline, ya da «tanrısızlar» haline sokmuşlar, her büyük olayın psikolojisini, budalaca «tanrıya itaat ya da itaatsizlik» formülüne indirgemişlerdir.: bütün bozukluk, insanların «Kutsal Kitab»a yabancılaşmış olmasındadır—Tanrıya, yani rahibe, «Yasa»ya itaatsizlik, artık «günah» adını alır; «tanrıyla barışmanın yolu», bilindiği gibi, rahibe boyuneğmenin daha da temelden sağlanmasının yoludur: ancak rahip «kurtara»bilir...... Baş ilke: «Kim ki nedamet getirir, Tanrı onu affeder» —çevirirsek: kim ki rahibe boyuneğer,...—
27.
İsa, başkaldırının başlatıcısı olarak anlaşılsa, ya da yanlış anlaşılsa da, başkaldırının neye yönelik olduğunu görmezlikten gelmiyorum: bu, Yahudi Kilise'sine bir başkaldırmadan başka birşey değildi; sözcüğü bugün kullandığımız anlamda Kilise'ye. «iyilere ve Haklılara» karşı, «İsrael'in Kutsal Kişileri»ne karşı, toplumun yukarıdan aşağıya tabakalaşmasına karşı bir başkaldırıydı bu O, kendi suçu yüzünden öldü, —boyuna savlandığı gibi, başkalarının suçları için öldüğünü gösteren hiçbir neden yok—
29
Hakiki yaşam, bengi yaşam, bulunmuştur —vaadedilmiş de değildir, buradadır zaten, sizin içinizdedir: sevgi içindeki yaşam, çekintisiz ve kısıntısız, mesafesiz sevgi içinde. Herkes Tanrının evladıdır —İsa hiç de yalnızca kendisi için birşey savlamamaktadır «Tanrının melekûtu sizin içinizdedir»...
30.
Gerçekliğe karşı içgüdüsel nefret : Aşırı bir acı ve uyarılma duyarlılığının, her dokunuşu çok derinden duyumsadığı için artık «dokunulmak» istemeyen bir duyarlığın sonucu.
Her türlü iticiliğin, her türlü düşmanlığın, duygularda her sınır ve mesafenin içgüdüsel yadsınması: Aşırı bir acı ve uyarılma duyarlılığının sonucu, her direnmeyi, direnmek zorunda kalmayı hemen dayanılmaz bir ızdırap (yani tehlikeli, kendini koruma içgüdüsünün önlem alınması için uyardığı birşey) olarak duyumsayan, mutluluğu (hazzı) yalnızca, artık hiç, artık hiçkimseye, ne fenaya ne de. kötüye direnmemekte bulan bir duyarlık, —tek, en son yaşam olanağı olarak, sevgi...
. O, kendi suçu yüzünden öldü, —boyuna savlandığı gibi, başkalarının suçları için öldüğünü gösteren hiçbir neden yok— —Acıdan korkmak, sonsuz derecede küçük acıdan bile —bu, bir sevgi dininden başka birşeyle sonuçlanamazdı...

— göremeyen, sensindir...

    Belirli bir yol arayan kişi için en büyük tehlike, o yolu bir yerde durarak, 'bakarak' arayabileceğini (hatta, bulabileceğini) sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz: yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur — onlar, bulunur; artık, yürünmez...
    Yaşamında hep 'sahici' olmaya, yaşadıklarını 'sahiden' yaşamaya —yaşamı 'sahi' yaşamağa— çalışacaksın; ama, yaşadıklarında hep bir sahtelik arka planı, bir yapmacıklık çizgisi, bir uydurulmuşluk havası boy gösterecek.
      Ne çok isterdin, değil mi — masanda, dingin, suskun, yalnız otururken, çevrende dizi dizi defterlerin, yazı dosyaların, kağıt zarfların, iç içe kalem kılıfların, gözlük kabın, yanında ayrı ayrı sigara paketlerin, bira şişen, yarı dolu bardağın, yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında, kulağında derin bir müzik, bir an, yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken, dışarıda, karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden, akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık havada, parlak öğle güneşi altında, Güney'den gelip birdenbire pencerenin pervazına konan, Poyraz'ın uçuşturduğu açık kahverengi, uçuk gök rengi tüyleriyle, orada, bir an aldırmazca duran, dönen, sonra, bir kez zıplayıp, başını çevirerek, yeniden kanat açıp, sanki kaygısız, tasasız, dertsiz, Kuzey'e doğru uçup giden o ufacık kuş, bir daha gelse — ama bir seferliktir uçuşu; gelmez bir daha.
      Buğu, aslında, heryerdedir — — göremeyen, sensindir...
      Ateşinden sorumlusun.
      Tavşan besleyen, evinin içindeki bütün geliş-gidişlerini, gerçi hiçbir yargıda bulunmadan, izleyen; ama, sürekli üzerinde tuttuğu gözüyle çok temel bir talepte bulunan, bir canlı ile birlikte yaşamayı —— onun varlık talebini hesaba katmayı da, öğrenmelidir.
    "Kabullenme ve güvenme" üzerinde durmuşum (hep çıkıyordu bunlar, birer sorun olarak, ortaya, değil mi?) — sana güvensizlik duymamın —sana güvenmememin— kendime güvensizliğimin sonucu olabileceğini de düşünmüşüm:-
    İlişkimizin sağlamlığına tam (gene!...) inansaydım, sana da tam güvenirdim — 'aldatılmak' da aklımın ucundan geçmezdi; kendime de, senin ile olan ilişkim içinde, güvensizlik duymazdım. Ama, işte, senin ilişkimizi —bizi— tam olarak, olduğu gibi ve olması gerektiği gibi, kabullenmekte eksik kaldığın sonucuna vardığım durumlarda; o 'kuşku kurdu' başuzatınca, bilgi eksikliğim, kıskançlık olup çıkıyordu. İlişki, sallantılı hâle geliyordu.
      Tavşan besleyen, evinin içindeki bütün geliş-gidişlerini, gerçi hiçbir yargıda bulunmadan, izleyen; ama, sürekli üzerinde tuttuğu gözüyle çok temel bir talepte bulunan, bir canlı ile birlikte yaşamayı —— onun varlık talebini hesaba katmayı da, öğrenmelidir. Orada, uzaktan seyrettiğim milyonluk kocaman bir dünya; burada da, iki (artı on...) kişilik bir tane — hangisi daha karmaşık?!...</LI>
    10. Ama öyledir, işte, boşunadır
    Sizin düşüncesiz gününüz
    Atıp bırakırsınız dününüzü
    Yürüyüp gidersiniz geleceğe
    Unutursunuz bengi olduğunu
    Işığın, gölgenin, sisin bile
    Kalır oysa, yankılanır durur
    Yamaçta en küçük izleri de
    —Hiçbiri de seslenmez bize
    Hepsini duyarak dururuz öyle
    Ki oluşsunlar hep çevremizde
    Tutamaklar bulup kendilerine
    Dolsunlar—ne yapalım ki
    Sizin işleriniz yoz, kirli
    Bilmezsiniz suyun çağladığı
    Işığın bezip devrildiği yeri

    11. içimde bir yengeç var.
    İçimdeki en kuytu kovukta yaşıyor olmalı; oradan seyrediyor herhalde her yaşadığımı. Ancak arada bir hissediyorum varlığını – ancak arada bir belli ediyor kendini. Ama biliyorum : hep orada...
    ... bana direnir çoğunlukla – dolambaçlı yollarla karışır yaptıklarıma, ket vurur. Bir yolunu bulup yaptıklarımı engeller; yapacaklarımı belirlemeğe çalışır.
    Bunun temelinde benim ile uyum içinde olmaması yatsa gerek. Benim yaptıklarım aykırı geliyor olmalı ona.
    Sanıyorum benden pek hoşnut değil.
    En çok dayanamadığı da, benim, devinimsiz, eylemsiz kaldığım zamanlardaki hâlimdir – (gün olur, hiçbirşey yapmak gelmez içimden; ya da : hiçbirşey yapmak gelir – öyle, bir köşeye oturur, saatlerce, etrafıma bakınırım – seyrederim. Kafamdan binbir türlü imge, tasarım, düşünce –öylesine, gelişigüzel– geçip durur; zaman da geçer ya, öyle –?
    aldırmam...), bu durumlarda, içimde, kocaman kıskacının çat–çatını, sert ayaklarının yan yan eşelenen öfkeli katırtısını duyarım. "Yürü git!", der bana; ama ben kalakalmış olurum. Dinlemem onu; belki, dinlemek elimden – içimden– gelmez."
    –Oruç Aruoba
    12. oruc aruobanın kitaba ismini veren şiiri.
    (bkz: albume adini veren parca)
    meşeler fısıldaşıyorlardı
    onlardan duydum
    "o ölecekti" diyorlardı
    lanetli mi oldun?
    dışarıda oturuyordum
    köpek havladı
    yönümü göremiyordum
    gece başladı
    yetebilir miydim sana?
    uzaklaşmıştın
    hiçbir ışık gelmiyor bana
    karanlıkta mısın?
    denizin sessizliğinde
    adadaymışsın
    meşeler suskunlaştılar
    kıyıdan uzakta
    demek orası oldu
    öleceğin yer
    herbir gün ve yarın
    hep aynı yer
    bir yaprak daha düştü
    güneş de yoktu
    bulut görünmüyordu
    yıldızlar söndü
    lodos'la geldi sağanak
    şimdi damlalar
    meşelerle söyleşiyor
    düşen yapraklar
    olamadım sığınak
    --bir berbar uyak!--
    suskunlaşabilirliğine
    o ada ne uzak
    geldi sesi gene lodos'un
    karşı tepelerden
    şimdi ne diyebilirim --
    sen artık yoksun.

    19 Ocak 2012 Perşembe

    Basa gelen...

    Basa gelen durumlarin (yani musibetlerin) her cesidi ana kitapta kayitli [57:22]. "mâ esâbe min musîbetin" ifadesinden anladigima gore ozellikle musibetlerin cesidi vurgulaniyor gibi geliyor bana ayette. Lisedeki gibi sozlu imtihan, yazili imtihan, donem odevi, derse istirak, vs. Yani dersi gecme yontemleri onceden biliniyor. Sel baskini, deprem, para kaptirma, ticaret batirma, olumler, kazalar, arkadas kaybetme vs. gibi cesitler.... O yuzden matematikten sozluye kaldirildin diye uzulmenin bir anlami yok [57:23], zira sene basinda nasil sinif gecebilecegimiz bize soylenmisti. Tabiiki herkes istisnasizca yazili olduktan sonra, durumlarina karar verilmekte zorlanilan bazi kisiler sozluye kaldiriliyordu, hatirladigim kadariyla. Zira 70 kisilik sinifin hepsini sozlu etmek zordu. Bazan hocanin soracagi sorular tukenince de  iki kisi kaldiriliyor ve birisi soru soruyor digeride acizane cevap veriyor idi. Tabiiki teneffus olunca o zor soruyu yakin arkadasina soranin vay haline :=)  Neyse Allah'ta birilerini imtihan ederken bir digerlerini onlarin imtihanlarinda kullaniyor. Qur'an'da bir baska yerde gecen "Bazisini bazisiyla def etmesi olmasaydi..." ifadesini itibariyle,  "Bizi, küfre sapanlar için bir fitne/imtihan aracı yapma!...."[60:5] diye dua ederek o imtihani savmamimiz belki mumkun.


    ///////////ALINTIDIR////////////////

    ‘Ruh halimin güvercin tedirginliği’

    ‘Ruh halimin güvercin tedirginliği’: "‘Ruh halimin güvercin tedirginliği’
    Hrant Dink, Agos gazetesinde 10 Ocak’ta yayınlanan “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı yazısında şunları söylemişti:

    İSTANBUL - Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

    18 Aralık 2011 Pazar

    Sabbah

    hasan'ın kabul odasının zemininde derin bir dar kuyu vardı. müritlerinden biri bu kuyunun içinde yalnızca başı ve boynu görülebilecek şekilde dikilirdi. boynunun etrafında, ortasından bir delik bulunan ve birbirine sabitlenmiş iki parçadan oluşan dairevi bir disk vardı. bu sanki zemin üzerinde metal bir levhada kesik bir baş varmış izlenimi uyandırıyordu. görüntüyü daha inandırıcı yapmak için, levah üzerindeki kellenin cevresine kan döktürülürdü.

    daha sonra acemiler içeri alınırdı. bir köşeye oturtulurdu. ardından sadece boynu görünen mürite neler gördügü sorulurdu. sahte cenneti görmüs mürit heyecanla gördüklerini anlatırdı. daha sonra gercekten adamın bası kesilir ve herkesin görebileceği bir yere koyulurdu. ve acemilere "sizlere anlatması için onu canlandırdık" denirdi. acemiler bu askla kendilerinden gecerek bütün emirleri harfiyen yerine getirirlerdi.